logo

ÇATALCA GÜZELLEMESİ /Celal Özcan (12 Aralık 2008 / İstanbul, Göztepe/İst.)


facebooktwitter
oktay güldüren
oktaygu@gmail.com

 

Yazıyor Yazıyor Celal Özcan Yazıyor..

ÇATALCA GÜZELLEMESİ

(12 Aralık 2008 / İstanbul, Göztepe/İst.)

Çatalca salt çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerimin bir kez daha okunmaya değer kitabı ya da izlenmeye değer bir tiyatro sahnesi, o sahnede oynanan oyunun ayrıntılar tablosuydu.

Türkçeme karşın, Rumcayı daha bir öne çıkararak beni, bizi bir farklı kültür ve bilinçle etkileyen tarihsel bir yapıttı sanki. Beni ve bütün mahalle çocuklarını o yapıtın sayfa ve satırlarında gezdirerek hal hamur edendi.

Bir eski Rum eviydi. Ahşap. Rüzgârların ve yağmurların vurduğu Kuzey batı cephesi çinko kaplı, diğer dış yüzeyleri yalı baskısı tahta kaplı bir evdi, evlerdi. Zamanın, yaşlandıkça insanları solduruşu gibi kurtlar ve sularla, rüzgârlarla, yaz ve kış nöbetleşmesinde hava koşullarına, yaşam vurgunlarına yüz yılı aşkın bir süreçte hâlâ direnen, bir inatçı ibret hikâyesiydi o ev(ler) ve o evlerle, o evlerde yaşam sürdüren insanlarla kimliklenen Çatalca.

Çatalca o evle(rle) özdeşleşen bir yaşamsal gerçekliğin, o sahnede oynamaya mahkûm bizlerde izleri yaşımız ilerledikçe daha bir derine işleyen hikâyesinde bir kalabalık kahramanlar masalı şimdi…

Mübadele’de bir karı koca, dördü erkek, dördü kız, sekiz çocuklu bir kalabalık aileydi iki katlı, dört odalı o ev. Zamanla her bir odası, evlenen çocuklara yeni aile mekânları olarak cömert kucaklarını açan yeni bölümleriydi söz konusu hikâye ya da masalın. O masaldaki çocuk kahramanlardı örneğin: Fethiydi, Cemildi, Muhittindi, Birsendi, Gülserdi, Ferihaydı; Hayret’ti, Enverdi, Turandı, Gönüldü…Celaldi, Enderdi, İlhandı; Türkândı; Tülaydı, Türkerdi…

Evet, hepimizi Beşiktaşlı yapan HAYRET AĞABEY dediğimiz Hayrettin yani…Kaleiçi Mahallesi ve o evler, buralarda yaşanmış eski hikâyeleri de merak eden birer özleyiş ve arayışlar mekânıydı. Hâlâ öyle.

Benim için büyümekti, sevgiydi, şarkıydı, Rumca sözlerle dile gelen. Perasayna’ydı, Samyotisa’ydı. Evet, şarkıydı düğün dernek şölenli eğlencelerde horalara, kasap havalarına, sirtakilere yol gösteren, meydan açan, alkışlar nakışlayan…

Benim için ayrıca Çatalca ve o sokaklar, o evler sıcak ilişkiler bağında istafila tadında mutluluk çılgınlığıydı. Ortaya konulan sofraydı; o sofralara uzanırken birbirine sevgi ve sevecenlikle dokunan kollardı, kaşıklardı. Aynı sofradaki ekmekti, çorbaydı, suydu, ayrandı…Bu bereketi üretmeye dönen demir çemberli tekerleklerdi. O Arabalara koşulan terli ve vefalı atlardı, öküzlerdi. Nasırlı ellerdi ve alınlarda gümüşsü yakamozlar şavkıtan alın terleri.Ve moral arama, terapi gereksinme demlerinde Demir Efendi’nin sinemasıydı. O sinemaya yaklaştıkça aşina sesi ve söyleyişiyle tango parçalar seslendiren Şecaattin Tanyerli’ydi; filmi izledikten sonra dağılırken, fonda gene o ses; kapıdan çıkarken bir çingene güzelinin yanındaki arkadaşlarına dönüp, hem de yüksek sesle: “A be (h)iç beğenmedim bu filimi. A be neden beğeneyim ki; ne ağlama vardı ne de bir öpücük!.. “ demelerindeki tatlı dokundurmalarda bulunan, böylece gülümsemeler de yaratan o son derecede doğal takılmaydı.Okullarımdı benim. Kaleiçi İlkokulu; Ferhatpaşa İlkokulu, öğretmenimiz Rıza Bey’di ve müdürümüz, öğretmenimiz Ferhat Beydi; Arda İlkokuluydu ve tabi ki hepimizin bir yerlere gelmesinde temel oluşturucu, yönlendirici işlevleri olan ortaokulumuzdu. Oradaki öğretmenlerimizdi, yaramazlıklarımızdı. Müdürümüz Emin Oktay’dı örneğin; bölgeye atletizmin güzelliklerini sevdiren, merhum hocamız Hakkı Kımızdı; Desoto Fikret Hocahanımdı örneğin; hocaların hocası Matematikçi Halit Beydi; bendeki resim yeteneğini keşfeden, dürten, yüreklendiren İstanbul ve Türkiye adına

Attila’yla beraber taa Japonyalarda çocuk resimleri yarışmalarında mansiyon almamızda payı olan önder hoca, çapkın hoca Semih Beydi

; Bir kamyon altında kalarak acı bir ölümle hayata elveda diyen, Yaramaz Davulcu Okay Temiz’in kışkırtmalarıyla coşkulanan deliliklerimizde kendisini çok kızdırdığımız, yeri cennet olası müzikçi Neyyire Hanımdı.

Topuklu çeşmesiydi; bir içim su ikramıyla kanımızı dirilten ve havuzuna kaçamak dalışlarımızda yaz günleri ve akşamlarının sıcaklıklarında biz çocukları serinleten; Fotaki çeşmesiydi; koca çınar gölgesinde buluşturup, testilerini ve güğümlerini dolduran genç kızlar için aşklar, meşkler, dedikodular ve türkülerle şarkılar nakışlatan yüreklere.Ve kimi kez Hükümet Konağında kimi de Jandarma Karakolunun hemen önünde sabırla salınan ve arada tüm ilçede sesi yankılanan mübadeleyle göçerek Yunanistan’a giden Rumlardan hâtıra devasa çanlardı. Tınıları hâlâ kulaklarımda yankılanan. Çatalca, bizlere, erguvan pembeliğiyle her mevsim şiirlerini sunan koruluktu.

O korulukta şakıyan bülbüllerdi. O koruluk altındaki top sahasında top ardından koşturan delikanlılığımızdı. O korulukta bir kokulu gölgede annemin kurduğu kır sofrasında babamın içtiği rakıydı. Çakırkeyif demlenişlere eşlik eden şarkılardı.

Kahramanları çile yollarında zorluklara, yokluk ve yoksunluklara sabırla direnen göçmen romanı ve de öyküleriydi. Acılar, sızılar çileler, emekler, terlerle dizelerine onur duyulası anlamlar yükleyen bir unutulmaz göçmen hikâyesinin mübadele imzalı olasıya hüzünlü şiiriydi. Ve ondan az önce bir Balkan Savaşı vurgununda yara alan can damarıydı İstanbul’un.

Çatalca ve hele Kaleiçi Mahallesi, Üç Kulaklı Hüseyin’in şeftalileriydi. Hayri’nin bağı, Feyzullah’ın çeşmesiydi. Lomburlos ıssızlığıydı, az acılı. Çukur-çeşmeydi Ayazma kutsallığıyla albenisi tarihte yazılı, okunması ve çözümlenmesi zor bir gizemdi. Çingene Mahallesiydi, Ciftek Alili, klarneti ülke çapınca ünlü Latif Ustalı. Boyacıların, hamalların, eğlence âlemlerinin vazgeçilmez kahramanlarının yaşama uçarı bakan, ibret alınası canlar olarak yaşadığı…Bir öykümde şöyle tanımlamıştım onları: Bak şu çingeneye ders al / bir yudum şarapta bin tat üretiyor yaşamdan / Evrenin yedi rengine “Şerefe!” deyip caka satıyor, bakıp mey dolu camdan.

İlçemizdeki sıvasız harçsız taş duvarları usta elleri ve zevkiyle ören ama en güzel, en sağlam duvarları ancak ispirto içince örebilen Vurungistalı Pehlivan Aga’ydı benim Çatalca’m. Bu sevimli adamı çok kez, örüp bitirdiği bir taş duvara yaslanarak yere oturup, bir elinde tuttuğu dibini bulan mavi ispirto şişesiyle yakaladığım sızma anlarıydı..

Bu ilçe merkezi, biraz İstanbul, ama daha çok Trakya’ydı. General Tevfik Erdönmez Caddesiyle iki kardeş kola ayrılan iki yürekti. Ya da tek yüreğin iki ayrı gözü. Birlikte atan, birlikte attıkça hep canlı kalan, diri kalan: Kaleiçi Mahallesi-Ferhatpaşa Mahallesi diye anılan. Bu iki mahalleye de hep, ama hep eşit dengelerde sıcaklık ışınlayan, duyarlılığının ve tüm enerjisinin damarlarını açarak hizmete koşturmuş olan o güzel dönemlerin genç ve üretken Belediye Başkanı İsmail Fırat Aykut’tu.Etrafını sarmaktan yorulup dizlerinin bağı çözülmüş, çökmüş, çürümüş bedeniyle artık salt tarih olmuş surlardı. O surlarda topunun gücünü deneyen Fatih’ti, İstanbul’a sevdalı. O surların ruhuna yazılı Ayametris adında bir anıydı ayrıca. Ve hep bildiğim duyumsadığımca o surlara yaslanan ruhumuzda çelikleşen özgüven duygusu, huzur duygusuydu. Etrafını sarmaktan yorulup dizlerinin bağı çözülmüş, çökmüş, çürümüş bedeniyle artık salt tarih olmuş surlardı. O surlarda topunun gücünü deneyen Fatih’ti, İstanbul’a sevdalı. O surların ruhuna yazılı Ayametris adında bir anıydı ayrıca. Ve hep bildiğim duyumsadığımca o surlara yaslanan ruhumuzda çelikleşen özgüven duygusu, huzur duygusuydu.

Çatalca benim için bir de tren istasyonuydu. İstasyonda çomağıma taktığım simit, küçük tepsime koyup sattığım Lion Melba çikolataydı, çikletti(içinden ünlü yerli ve yabancı futbolcuların fotoğrafları çıkan); sakızlı kurabiyelerdi, özellikle o kurabiyelerin üreticisi olan bir kolunu Çanakkale savaşında yitirmiş Nasliçli Recep Ustaydı. Belki de çocukluğu ve gençliğinde Selanikli Yorgi ustanın yanında yetişmiş Sütçü Hamdi’ydi. Hamdi Amca’nın, ardında koştuğumuz, yalayıp serinlediğimiz kaymaklı dondurmalardı. Çarşı Caddesinin Lomburlos’u kestiği noktada, koca çınarın altında tezgâhını kurmuş bir manavdı, Şişko Ziya Amca’yla dile gelen. Evet işte böyle bir tabloda daha bir şirinleşen iklimiyle benim Çatalca’m, aynı zamanda, Ziya Amca’nın Rumca-Türkçe karışık müşteri çağırmalarındaki sevimlilikti.

Biraz Arnavut, azıcık Pomak, çok az Gacal ve çokça Patriyot; ve Ferhatpaşa’da dem süren sayılası, sevilesi yerliliğiyle Çatalca’ya tarih boyu damgasını vuran kimliklerdi, eli öpülesi. Barış ve kardeşlik, arkadaşlık ve dostluk atmosferinde el ele, omuz omuza veren vefa ve özveri simgesi insanlar iklimiydi. Bu gönül gönüle bağlılıklar evreninde bir araya gelişlerin ocak-başı olan Belediye Parkıydı.

Gecelerimizi, uykularımızı rahatlatan güven düdüğü bekçi Caca Fiko’ydu.

Sünnet düğünlerimizde, kır ve bahçe şenliklerimizde vazgeçilmez bir oyun ustası olan Ciftek Ali’ydi.

Pala’nın kahvesi, Halil’in ve de Doğan’ın Lokantalarıydı; Ethem’in kasap dükkânı, Hayri’nin ve Mithat Amca’nın bakkal dükkânıydı; Kolcuoğullarının sabahları sıcağına koştuğumuz gevrek mi gevrek ekmekleriydi, simitleriydi. Berber İbrahim, berber Recepti. Berber Remzi Ağabeydi, berber Mücahit arkadaşımızdı. Terzi Enver’di; şoför İsmet’ti özellikle benim anılarımda.

Caddenin bir köşesini tutmuş ayakkabı boyacılarıydı. Arada fırlayıp yük indiren Çağlayan’ın kamyonundan, bakkal amcalarımızın dükkânlarına.

Çatalca, orada yaşayan hemen herkes için, hatıraları tarihe armağan eden fotoğrafların ustası Şerif Amca’ydı. Onun körüklü fotoğraf makinesinin objektifinde takıla kalmış hâlâ pır pır atan yüreğim.

Çatalca ayrıca benim için, özellikle yaz turnuvalarında ter döktüğümüz futbol sahamızdı. Önce kulüp başkanımız, sonra bizleri onurlandıran Milletvekili oluşuyla hep önlerde andığım mahalle büyüğümüz Ziya Altınoğlu’ydu. Kaptanlarımız Mustafa Ağabey, Zeki Ağabey’di, Vural Ağabey’di ve unutulmaz sıcaklığı ve esprileriyle bizleri motive etme ustalığıyla öne çıkan bir diğer kaptan Dalyan Ağabey’di. Futbol ustaları Gündüz ve İlhan’ Ağabeylerdi. Beşiktaş’ta da oynamış Karagümlüklü kaleci Zühtü Ağabey’di. Antrenman günlerimizde kale ardından top toplama işleviyle çok çok işe yarayan sevgili kardeşlerimiz İsmail Fırat’tı, Türker’di, Yusuf’tu, Arif’ti…

Turandı, Kel Mustafa’ydı, Adalı Erkan’dı, Ergundu; Kaleci şişko Nedretti, Kedi kaleci Alaattindi, Cengizdi, Gürbüzdü, Erman Efeydi,; Gıyaseddin’di; Yüzer’di; Aytaç’tı; Attila’ydı…tat kararı yerinde Helvacı Şabandı ve sınıflarımızın yaramaz davulcusu sevgili Okay Temiz’di; ayrıca şu an hemen usuma gelmeyen unuttuğumu sandığınız, ama asla unutmadığım, hep usumda, yüreğimde olan diğer unutulmazlarımdı.

Düğünlerde, özellikle kasap havalarında başa geçen –rakı şişesi elinden ya da cebinden düşmeyen İskender Amca’ydı.

Yaz sıcaklarında koşup serinlediğimiz Karasu Deresiydi. Ya da sık sık su kaynatan bir kamyonun kasasına doluşarak koştuğumuz Büyükçekmece plajlarıydı.Çatalca, Demirci Süleyman Amca’ya onarttığım bisikletimdi benim ve gene ona bir simit parasına sattığım, sel baskınlarında önüme çıkan birkaç çivi ve bir iki paslı demirdi.

Sabahları okula giderken dükkânını erkenden açmış Nasliç ikliminin tüm güzel kokuları içeriden yansıyan Sarı Ahmet Amca’ya ‘kalimera Ahmet Amca!’ diye seslenişlerimdi.

Bir parça psumi, bir yudum nero’ydu ve Hayri’nin Bağı’ndan çocuksu kaçamaklarla aparılmış bir sarı salkım istafila’ydı. Ve tarlasından kopardığım, henüz hormonla tanışmamış, yüzde yüz doğal kıpkırmızı domatesti. Karasu boylarında teyzem oğlu Fethi Ağabeyin sevgilimin yanaklarını andıran mis kokulu elmalarıydı.

 

Turandı, Kel Mustafa’ydı, Adalı Erkan’dı, Ergundu; Kaleci şişko Nedretti, Kedi kaleci Alaattindi, Cengizdi, Gürbüzdü, Erman Efeydi,; Gıyaseddin’di; Yüzer’di; Aytaç’tı; Attila’ydı…tat kararı yerinde Helvacı Şabandı ve sınıflarımızın yaramaz davulcusu sevgili Okay Temiz’di; ayrıca şu an hemen usuma gelmeyen unuttuğumu sandığınız, ama asla unutmadığım, hep usumda, yüreğimde olan diğer unutulmazlarımdı.

 

Düğünlerde, özellikle kasap havalarında başa geçen –rakı şişesi elinden ya da cebinden düşmeyen İskender Amca’ydı.

Yaz sıcaklarında koşup serinlediğimiz Karasu Deresiydi. Ya da sık sık su kaynatan bir kamyonun kasasına doluşarak koştuğumuz Büyükçekmece plajlarıydı.Çatalca, Demirci Süleyman Amca’ya onarttığım bisikletimdi benim ve gene ona bir simit parasına sattığım, sel baskınlarında önüme çıkan birkaç çivi ve bir iki paslı demirdi.

Sabahları okula giderken dükkânını erkenden açmış Nasliç ikliminin tüm güzel kokuları içeriden yansıyan Sarı Ahmet Amca’ya ‘kalimera Ahmet Amca!’ diye seslenişlerimdi.

Bir parça psumi, bir yudum nero’ydu ve Hayri’nin Bağı’ndan çocuksu kaçamaklarla aparılmış bir sarı salkım istafila’ydı. Ve tarlasından kopardığım, henüz hormonla tanışmamış, yüzde yüz doğal kıpkırmızı domatesti. Karasu boylarında teyzem oğlu Fethi Ağabeyin sevgilimin yanaklarını andıran mis kokulu elmalarıydı.

Kışları sobamızda yanan Istranca’nın meşesi, bakır mangalımızdaki kömürdü.

Sobalarımızı üreten, onaran, bizi üşümekten kurtaran Zaim Amca’ydı.

Perşembeleri pazardan soframıza taşınan bereketti. Panayırda ekim başlarında eğlencemiz, güreş tutan bileklerimiz, at yarıştıran jokeylerimizdi. Niyetli şekerlerdi. Şam tatlısıydı çocuk dilime tatlar bağışlayan, bir düştü daha çok, yıldan yıla uykularımızdan gündüzlerimize o sonbahar serinliklerinde ekimlerin, beş altı günlüğüne konuk olan.

Parasız günlerimizde balya telleri ve kınnaplarla sararak gazete kâğıdından yaptığımız, sokağımızın taşlı zemininde yalınayak oynadığımız topumuzdu. Aynı zeminlerde ve onun uzantılarında, kimi taa Karasulara değin Topuklu caddesini de aşarak ya da Ferhatpaşa Camisinin de ötelerine sefer yarışları düzenlediğimiz telden arabalarımızdı. Çomaklardan atlarımız, gazoz kapaklarından, mavi boncuklardan, bilyelerden oyuncaklarımızdı. Kaytanımızın hız yüklediği durmamacasına dönen topaçlarımızdı.Çakıldı bir bakıma, çakıl inciriydi; küçümen ve sarı;

Elbasandı, Akvirandı hem; hatta İzzettin’di; İzzettin’de bir Kırım iklimiydi…İzzettin ve de istasyon çayırlıklarında dört nala koşan küheylanlardı…Bir süre sonra tabağımdaki aşa bir İlyas Çokay tadı bağışlayan haramsız bir bereketti.

Okuduğumuz kitaptı, sonraları kulüp evi de yaptığımız Halkevimiz; oynadığımız tiyatroydu; coşkuyla izlediğimiz yararlı tartışmalardı.Zamanın ve gereksinimlerin buyruğunda, diyalektiğin yönlendirici ellerinde Karasu boylarına fikir ve eğitim tohumlarını eken, o verimli toprakların suyuyla, o havaların büyüsüyle kimliklenip yurda ve dünyaya yayılan ışığın güzel evlatlarını üreten onurlu çabaların kurucu, yaratıcı öncülüğüne soyunan, artık ebediyen hemşerimiz olan Aziz Nesin’di; oğulları Aliydi, Ahmetti ve onların kollayıp yetiştirdiği canlar…

Erenköy Kız Lisesi’nde Edebiyat Öğretmeni olarak kızının beni öğrencim olarak onurlandırmasıyla bir sevindirici sürprizde, Hürriyet Gazetesi temsilcilerinden sevgili ağabeyim Hakkı Aykut’tu. Çatalca’nın kendi gazetesini çıkaran, amatör emeklerin keyiflerinde coşkuyla koşuşturan arkadaşım Mithat’tı.

Çatalca çokça da Ferhatpaşa Mahallesi’ydi. İlkokulu bitirdiğim; pek çok değerli arkadaş edindiğim. Bir altın sayfasında tarihimin Ferhatpaşa Camisi’ydi örneğin; Mimar Sinan atadan armağan. Bu caminin bahçesindeki çitlembiklerdi. Saz borulardan üfleyip kimilerinin ensesini okşadığımız küçümen kurşunlar gibi; o yaramaz çocukluk anılarımızda.

Ferhatpaşa, hamam sıcaklığında anılarımızda bir başka sevecenlikle yer almış güzellikti. İşte bütün bunlar da Çatalca idi.

Ve tabi ki ayrıca, Çatalca’yı ve köylerini tanıtan derleme güzellikleriyle bilgisayarıma bir İsmail Fırat Aykut ileti sürpriziyle konuk olan sevgili hemşerim, araştırmacı, derlemeci kardeşim Yıldıray Güleç’ti. Ve aynı coşkularla Çatalca’mızı belgeselleştirme serüveninde onurla emekler harcayan kardeşim Oktay Güldüren’di.

Ve uzunca bir süre babamın muhtarlığını da yaptığı Ferhatpaşa’nın az ötesinde, özlemlerimin yurdu yuvası Kaleiçi Mahallesi’nde değişen çok şeylerin olduğunu duyarak gidip görmekten ürktüğüm yabancılaşma fotoğraflarının ötelerinde bir yerlerde ben, şimdi, o sokakları, o güzelim ahşap evleri, o ayaklarımı kanattıkça daha bir ben olan kaldırımları, taşları, o çınarları, akasyaları, erguvanları, oturduğumuz evleri…yitti yitecek yaşlara gelmiş arkadaşları, dostları, ağabeyleri, yengeleri, teyzeleri, kardeşleri belki de göremeyecek olmanın kaygılarında sancılardayım; ağlamalardayım.

Gene de son kez söylemeliyim; yitse de, kalsa da, içimdeki kanavaya nakşedilen ve ölünceye dek silinmeyecek gerçeklikleriyle aslını koruyan güzellikleriyle Çatalca benim için ÇATALCA’nın ta kendisiydi, ve bundan böyle de gene kendisi kalacak öz yuvam yani.

 

(12 Aralık 2008 / İstanbul, Göztepe/İst.)

Celal Özcan

      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share
113 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

4+10 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ÇATALCA GÜZELLEMESİ /Celal Özcan (12 Aralık 2008 / İstanbul, Göztepe/İst.)

    28 Ağustos 2018 Köşe Yazıları, Kültür-Sanat

      Yazıyor Yazıyor Celal Özcan Yazıyor.. ÇATALCA GÜZELLEMESİ (12 Aralık 2008 / İstanbul, Göztepe/İst.) Çatalca salt çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerimin bir kez daha okunmaya değer kitabı ya da izlenmeye değer bir tiyatro sahnesi, o sahnede oynanan oyunun ayrıntılar tablosuydu. Türkçeme karşın, Rumcayı daha bir öne çıkararak beni, bizi bir farklı kültür ve bilinçle etkileyen tarihsel bir yapıttı sanki. Beni ve bütün mahalle çocuklarını o yapıtın sayfa ve satırlarında gezdirerek hal hamur edendi. Bir eski Rum eviydi. Ahşap. Rüzgâr...
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şehit Albay Peker’in Cenaze Törenine Katıldı

    03 Haziran 2017 Köşe Yazıları, Yaşam

    T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI : Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şehit Albay Peker'in Cenaze Törenine Katıldı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Şırnak Şenoba’da askerî helikopterin düşmesiyle yaşanan kazada şehit olan Piyade Kurmay Albay Gökhan Peker'in cenaze törenine katıldı.   İstanbul Çatalca Nakkaş Köyü Camii’nde Cuma namazının ardından, şehit Peker’in yakınları ve silah arkadaşlarının yanı sıra çok sayıda vatandaşın iştirakiyle gerçekleşen cenaze töreninde; Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bak...
  • Çatalca Halk Gazetesi

    23 Mart 2017 Çatalca Yerel Gazeteleri, Köşe Yazıları

    Çatalca Halk Gazetesi                   Çatalca Halk Gazetesi İsmail Hakkı Aykut’un 1961 yılında çıkardığı sorumlu Müdürü Oğuz Olcay’ın sorumlu olduğu,yerel gazete,Çatalca eski Pazar yeri adresinde,15 kuruşa satılıyordu.   ...
  • Çatalca’da Mis Gibi Süt Kokan Yoğurthaneler

    28 Şubat 2017 Çatalca, Köşe Yazıları, Yemek

    Çatalca’da Mis gibi Süt Kokan Yoğurthaneler İstanbul sur dışında kalan küçük kasaba, o sabah misafirlerini bekliyordu.Günler öncesinden kasabaya haber gönderilmişti.Heyet önce Çatalca yoğurthanelerini ziyaret ettikten sonra, Yurdumuz da çok makbul olan ,büyük şehirlerde, bilhassa İstanbul da tırım,tırım aranmakta olan  Silivri yoğurdu yapımını yerinde incelemek için Silivri yoğurthanelerini gezerek araştırma yapacaklardı. Çatalca’da  Asmaki kır kahvesin de misafirleri bekleyen Selim Kasım,H.Avni,Emin,Ali yoğurthaneleri sahipleri ,süt ...
Google Analytics Yandex Merica