logo

reklam
21 Ocak 2020

Çatalca’da Ticaret

Çatalca  ticaret merkezi idi.

Bir zamanlar Çatalca’da bütün meslekler Rumlar’ın elinde idi; ayakkabıcılık, demircilik, çömlekçilik, bakırcılık, terzilik akla gelecek her meslek dalını Rumlar yapmakta idiler. Bunlar yanlarında öğrenmesinler diye Müslüman yerli halktan kimseyi çalıştırmazlardı, bu nedenle Rumlar Çatalca’yı terk edince her şey birden bire çöküverdi, gelenler kırsal kesimden geldikleri için tarımla ve hayvancılıkla uğraşan insanlardı, hiçbir mesleği bilmiyorlardı. Çatalca bir beş yılı  bu karmaşa içinde geçirdi, sonra civar il ve ilçelerden meslek erbapları getirildi, çömlekçilik de bu iş kollarından biriydi. Bütün çömlekçiler Rum’du, hepsi gidince bir Çatalcalı çıkmadı bu işi yapacak, atölyeler, fırınlar çürüdü.1924-Çatalca Vilayeti – Kayacan

Beğenilen diğer şeyleri de sütü, kaymağı, teleme peyniri, ağzı, gölemezi, kesmik ve yoğurdu, dilpeyniri ve kaşkaval peyniridir . Deniz gibi sütü, İstanbul’a getirerek ganimet gibi dağıtılır 1910

 Istıranca ve Karacaköy Ormanlarından gelen kömür ve odun,İstanbul’un kış mevsimindeki yakacak ihtiyacını yaklaşık olarak beşte üçünü karşılayacak bölge ekonomisine çok büyük kaynaklar sağlarlar. Küçük sermayedarlar da yaz mevsiminde kendi imkanları ile çıkardıkları kömürleri yine kendi imkanları ile nakliye araçlarıyla İstanbul’un Rami ve Eyüpsultan taraflarına taşıyarak oradaki tüccarlara devretmekte veya perakende satmaktadırlar.

Terkoz ve  Karacaköy Halkı tavuk ve yumurta sevk eder.Ayak simsarları köy ,köy dolaşarak yumurta ve tavukları toplarlar İstanbul’a sevk ederler.Istıranca ,Danamandıra,Halaçlı ve Sayalar yapağı yapıp satar.

Bu işler ilkel tarzda yapılır.

Zahirecilik milli ticaretimiz olmasına rağmen en alt seviyeye düşmüştür,Sebebi savaş ve işgal edilen topraklardır,Halk kışlık zahiresini bile zor temin etmektedir.

Köylerde ayak tüccarlarından basmacı ve tuhafiyeci çok azdır

.Kazalarında süt,yoğurt ve peynir ekonomik yönden büyük kazanç sağlar.

Ayrıca Bağcılık kavun,karpuz iskelelerden İstanbul’a sevk edilir.Kışın nakliye araçlarının azlığı sebebi ile ticaret sekteye uğrara.Kasabada özellikle Rumeli muhacirleri dokudukları kumaş ve bezlerle kendi ihtiyaçlarını karşılayabilirlerse de halk böyle değildir.Çatalca merkez ve kazalarında önceleri dut fidanı yetiştirilerek ihtiyaca göre ince ipekli bez dokunuyordu.Ancak zamanın getirdiği sıkıntılar yüzünden bu dokuma şekli çok azalmıştır.Çatalca’da halıcılık yoktur. Bazı kasabada yaşayan halk kendisi için evinde kilim dokur.Ticarete yönelik değildir.Vilayet merkezinde kasabalardan gelen talebe göre  kunduracı,ekmekçi,demirci,nalbant,berber,marangoz,duvarcı,taş ustası,bakkal,kahveci ve diğer esnaf bulunmaktadır.1920 R .E. Kocu

Çarşı İçindeki Esnaflar-Domata pendi kuruş

Elbiseci Mehmet

Dedem, Elbiseci patriyot Mehmet, Selanik Nasliç (Selanik –Kozani-Neapoli) mübadili idi. Selanik’ten Gülcemal gemisi ile 1924 yılında Türkiye’ye zorlu bir yolculukla gelen öksüz çocuklardan biri idi.Rumeli’de genç yaşta babasını kaybetmiş anası ile yaşam mücadelesi vermişti.Patriyot Mehmet sakin, kendi halinde, dükkânından evine, evinden dükkânına giden, babaannem Fatmaina-ya saygısında hiç kusur etmemiş, hatta yüksek sesle bile konuşmamış tonton bir ihtiyardı.

Çatalca’da mübadele yıllarında yokluk çekerek tutumlu olmayı öğrenmiş, tüm aile bireylerine eşit davrandığı, adil kararlar verdiği için ailesi ve tüm Çatalcalıların sevdiği, saygı duyduğu bir insandı. Cızlavet, dore mestler, çoban kepenekleri, şapkalar, şayak pantolonlar, sünnet kıyafetleri,takım elbiseler satardı.

Dükkânı çarşı içinde, şimdi ki Ziraat Bankası’nın karşısında idi. Bir gün İstanbul’a mal almaya göndermişti beni. Kapalıçarşı’nın arkasındaki Mişon’a giderek o günlerde çok moda olan  Çatalca merkezde yaşayanlarla Çatalca köylülerinin  taktığı şapkalardan almıştım; bir düzine de ortaokul şapkası.Sabah  erkenden kalkıp İstanbul-a gidip gelmiştim. Malları eksiksiz aldığımı görünce hoşuna gitmişti. O günü hiç unutamam  o gün dükkânda ısındığı mangalı biraz karıştırarak  “Gel bir soluklan biraz” diyerek yanına bir sandalye çekti.Sandalyeye oturarak onu dinlemeye başladım.. “Bak torunum emek verdin, sağ olasın. Lakin emek vermesek olmaz. Biz mübadele ile geldikten birkaç sene sonra cemiyeti İslamiye’de İzladılı rahmetli Hoca Ahmet Efendi ile bir sohbetimde bana anlattıklarını sana da anlatayım, bilgilen” diyerek konuşmasına devam etti:

“Osmanlılar, Roma ve Bizans örneklerini izleyerek temel yiyecekleri, buğday ve eti İstanbul’a getirme yükümlülüğünü üslenmişlerdir.

Amaç açlık ve bunun getireceği huzursuzluk ve ayaklanmaları önlemekti. Nüfusu 16. yüzyıl sonunda iki yüz bine yaklaşan İstanbul’u beslemek için kuzular Tuna ötesinden getirilir,Çatalca-dan geçirildi , fiyatlar aynı düzeyde tutulurdu. 1502 tarihli İhtisap Kanunnameleri İstanbul ve çevresinde (Çatalca’da) temel yiyecek maddelerinin fiyatlarını öğrenmemize ışık tutar. Bu dönemde çarşı pazarlarda çeşitli loncalarla karşılaşırız. Başta ekmekçiler gelir. 2240 gr ağırlığında ekmekler yaparlardı. Kirde denilen büyük pideleri ise başka loncalar yapardı. Bu pidelerin sadeleri 1760 gr, yağlı ve üzerine haşhaş serpilmiş olanları ise 880 gramdı. Üçüncü bir lonca da çörek imal ederdi. Bunların ağırlığı 1120 gramdı. 25 ölçü una bir ölçek yağ kullanılırdı. Temel yiyecekler olan tüm bu ekmekler o dönemde 1 akçeye satın alınırdı.

Bu fırınlarda çalışan vasıfsız işçiler o günlerde 4 ila 7 akçe, bir usta 8 ila 12 akçe arasında yevmiye alırdı. Bir akçeye İstanbul ve çevresi (Çatalca’da) ile Edirne’de 1120 gr koyun eti alınabilirdi. Tavukta ise durum biraz farklı idi. 320 gr tavuk bir akçeye satılırdı. Tavuk eti koyun etinden 3-4 kat pahalı idi. O dönemde pazarlarda 20 çeşit armut, 11çeşit üzüm, 10 çeşit erik, 9 çeşit elma, 8 çeşit kayısı, 7 çeşit incir, 6 çeşit kavuna rastlamak mümkündü. Tüm bu meyvelerin 2-2,5 kilosu 1 akçeye satılırdı.

Limonlar da Midilli adasından gelirdi. Yine İstanbul ve çevresindeki pazarlarda sınırlı da olsa şu sebzeler satılırdı: balkabağı, havuç, patlıcan, bakla, lahana, hıyar, pazı, ıspanak, pırasa ve şalgam.

Bakkallarda ise kuru meyve, bal, yağ, susam yağı, pekmez, nar ekşisi, nişasta ve keşk (kurutulmuş yoğurt). Bu dükkânlarda 6 çeşit peynir satılırdı: Eşme, Karaman, Midilli ve Sofya peynirleri, lor, teleme peyniri, Çatalcamızın teleme peyniri. Helvacılar seyyar ya da yerleşikti. Kırma badem helvası, üzüm helvası, hanegi helvası satarlardı.

Aşçılar, börekçiler ve başçılar diye ayrılırdı. Aşçılar tava büryan satardı. Tava büryan tavada kurutulmuş bir ettir. Aynı aşçılar asma koyun büryanı, köfte kebabı, tandır, şiş kebabı da satarlardı. Bunların porsiyonu 1 akçe idi. 576 gr börek de 1 akçeye satılırdı. Koyun başı ve paçası ise başçılar tarafından satılırdı. Bunlar o tarihte çarşı pazarda en çok rağbet edilen yiyecekler arasında ilk sırayı alırdı. Kanuni Sultan döneminde 2,5 hokka ekmek 1 akçeye satılırdı. Çatalca Hamamı’na giriş de 1akçe idi.”

Dedem konuşmasına son verince yanından ayrılarak babama yardım etmek için bakkal dükkânımıza gittim.

Babam Bakkal İhsan, Patriyot elbiseci Mehmet’in en büyük üç oğlundan biri idi. Kendinden küçük iki kardeşi daha vardı. Amcamın biri astsubay olarak Anadolu’yu karış, karış gezdikten sonra emekli olmuş, İstanbul’dan kaçıp kafasını dinlemek için Edremit Ören’e yerleşmişti. Anası ve dedem çok üzülmüştü bu ayrılığa. Diğer amcamın Laleli’de büfesi vardı.

Benim babam ciddi adamdı, fazla gülmezdi. Bizleri içinden severdi. Başımızı hiç okşadığını görmemişti annem. Elimizden tutup parka götürdüğünü de gören olmamıştı Çatalca’da.

Onun sevgilisi ne anamdı ne de bizler. Onun varı yoğu bakkal dükkânı ve müşterileri idi. Sabah erkenden dükkânını açar, iki tane olan ve her gün anama yıkattı mavi önlüğünü giyer, siyah kolluklarını takar, müşterilerin memnuniyetinden başka hiçbir şey düşünmezdi. Anam bile babamın  dükkânındaki temizliği kıskanırdı. Dükkânında her şey nizam ve intizam içinde idi. Çatalca’ya Bizerba elektronik teraziyi de, gümüş renkli buzdolabı tezgahını da, taze kuru kahve çeken makineyi de, Jumbo çatal kaşık takımını da ilk o getirmişti. Işıklı tabelayı dükkânın cephesine de yine ilk o taktırmıştı.

Babam Bakkal İhsan’ın en mutlu anı müşterilerinin mutlu olduğu andı. Avrupa parlak mecmualar ile sarardı müşterilerin aldığı ürünleri. Aldıklarını üzerine toplardı kalemi ile eve gittiklerinde kontrol etsinler diye. Tüm müşterilerini güler yüzle karşılardı. Müşterileri bir şey isteyince “hay hay” diyerek gülümserdi. Dükkânda onunla çalışmak, ona yardım etmek benim için büyük kâbustu. Aşırı temizlik duygusu ile yanında çalışmak iflahımızı ağlatırdı. Bir gün akide kavanozu içinde az kalan akide şekerlerini çıkarıp yeni gelen akide şekerlerini kavanoza koymak için beni yanına çağırdı. “Şişirme yapmayasın, yeni akideler geldi, kavanozdaki az kalanları çıkar, sonra da güzelce yıka ve sil” dedi. Ben de üstünkörü akideleri çıkartıp kavanozu yıkamadan silerek içine akideleri koyunca “Senden adam olmaz” diyerek koluma bir çimdik attı. Öyle bir ince çimdikti ki açısı içimde döner durur, hâlâ unutamam.

Bakkal İhsan dükkânında ne mi satardı? Çarşı içini mis gibi kokutan çifte kavrulmuş Türk kahvesi, Gemlik zeytini (Necdet Dal’ın nur yüzlü yaşlı anası sadece zeytin almak için bile o yaşlı haliyle Ferhatpaşa Mahallesi’nden bizim dükkân gelirdi), peynir, kuşgönü pastırma, Hacı Bekir’den akide, nane şekeri, lokum, mis gibi kokan Alemdağ tereyağı, Kemalpaşa tatlısı, taze mi taze, sulu seçmesıra limonlar, pişmeyeni iadeli bakliyat, golden çukulatin, bademşekeri , İnceğiz, Olimpos gazozları, Kınık maden suyu, değişik meyve suları, Tekel ürünleri, Vita,sana yağı, toz şeker, çay, peynir ekmek mayası, kendi gibi titizler için temizlik maddeleri, çivit, arap sabunu, güneş sabunu, tahta fırçası, tuz ruhu,  genç kızların çeyizi için taksitle Jumbo çatal-kaşık-bıçak takımları, Paşabahçe bardaklar, kristaller, düdüklüler, Alkom marka tencereler, gaz lambaları, galvaniz kovalar, leğenler, yular, uzun kalın ince ipler…

Babam peynir tenekesini açmadan, tenekeye vurarak anlardı taze mi, eski mi, ne kalitede diye. Hep hayret ederdim. Kuşgönü pastırmayı sandıkla alırdı. Kendi elleriyle bilediği bıçağı ile ince, ince keserdi .Kestiği ilk dilimi müşteriye ikram ederdi, Günümüzdeki  pastırmanın kalitesini bozan  pastırma makinesinden bile güzel keserdi. Bir ara bana, bu pastırma makinesi yeni çıktı, almayı düşünüyorum ama bence bu makine pastırmanın tadını bozacak demişti. Dediği gibi oldu; makineyi aldı ve kullanmadan paketiyle dükkânın arkasındaki rafa koydu.

Yine bir çarşamba günü Hacı’nın mal arabasını beklerken, kendisine soru sormak pek de mümkün olmasa da “Baba Çatalca’da eski esnaflar kimlerdi?” diye istemsiz bir söz çıktı ağzımdan. Bana baktı; peynir tabağını yıkamış onu kuru bezle siliyordu.

“Nasıl merak ettin hayret!” Kap kahveci Nihat’tan iki çay, sana anlatacaklarım var.demişti .Bende Çayları alarak karşısına geçmiş, bir pirinç çuvalının üzerine oturak dinlemeye başladım:

“Bana Elbiseci Mustafa (Eslen) dayımın anlattığına göre, bir zamanlar Çatalca ticaret merkezi imiş. Istıranca ve Karacaköy ormanlarından gelen kömür ve odun, İstanbul’un kışlık yakacak ihtiyacının yaklaşık beşte üçünü karşılayarak bölge ekonomisine çok büyük kaynaklar sağlarmış. Küçük sermayedarlar da yaz mevsiminde kendi imkânları ile çıkardıkları kömürleri yine kendi imkânları ile nakliye araçlarıyla İstanbul’un Rami ve Eyüp Sultan taraflarına taşır, oradaki tüccarlara devreder veya perakende satarlarmış. Terkoz ve Karacaköy halkı tavuk ve yumurta sevk ederek,İstanbul -a satarlarmış. Ayak simsarları köy köy dolaşarak yumurta ve tavukları toplar, İstanbul’a sevk edermiş. Istıranca, Danamandıra, Halaçlı ve Sayalar yapağı yapıp İstanbul-da bulunan esnafa yollarlarmış.Bir zamanlar Çatalca ve ülkemizde. zahirecilik milli ticaretimiz olmasına rağmen savaş ve işgal sebebiyle en alt seviyeye düşmüş. Savaş yıllarında Çatalca,da halk kışlık zahiresini bile zor temin etmekteymiş.

Köylerde ayak tüccarlarından basmacı ve tuhafiyeci çok azmış. Çatalca ve köylerinde  süt, yoğurt ve peynir ekonomik yönden büyük kazanç getirirmiş. Ayrıca Çatalca bağların da yetişen üzüm, kavun, karpuzKalikıratya (Mimarsinan) iskelesinden İstanbul’a sevk edilirmiş.

Çatalca’da kış mevsimi gelince esnaf çok üzülürmüş. Çünkü nakliye araçlarının azlığı sebebiyle ticaret sekteye uğrarmış.

Kasaba da özellikle Rumeli mübadilleri dokudukları kumaş ve bezlerle kendi ihtiyaçlarını karşılarmış.

Bir zamanlar Çatalca merkez ve kazalarında önceleri dut fidanı yetiştirilerek ihtiyaca göre ince ipekli bez dokunuyormuş. 1924 yıllarında Çatalca vilayet olduğu yıllarda  Çatalca merkezinde kunduracı, ekmekçi, demirci, nalbant, berber, marangoz, duvarcı, taş ustası, bakkal ve kahveci esnafları varmış.

Bak dedenler Yunanistan Nasliç –ten  buraya gelmeden önce de bu çarşı varmış.

1924 mübadelesinden öncesi Çatalca’da iki Rum bakkal varmış. Mübadeleden sonra bu mahallede Rumlardan Caca Feyzullah Sugür ile devam etmiş bizim meslek. Mithat Ülger Efendi, Veysel Efendi, Kurfalılı, Ömer Efendi, Sarı Ahmet Efendi, Necati Gürel Efendi, Keskinler, Osman Kuyaş, Kestereli Mustafa Oskay Efendi. Ahmet Gözler, Mustafa Arat Efendi, Cemal-Rıfat Akgün, Hasan Eder, Mahir Akgün, Reşat Mutlu, Rauf Efendi, Fevzi-Nazmi Eker kardeşler, Sevim Güldüren, Aziz Alp, Hüseyin Kaya, Yağcı Ali. Muzaffer Acarlar. Nazmi Bektaş Bayar, Hulusi Ölçer, Hamamönün de ise Necati Gürel Efendi , Ali Çavuş, Mahir, Ahmet bakkallık yapmışlar.

Bak Oktay, hatırladığım kadarıyla Bir zamanlar Çatalca çarşı içinde şunlar esnaflık yapmışlardır:

Eczacı Lütfü Ören (Çatalca’da açılan ilk eczaneydi), Halil Ölçer (tuhafiyeci), Ali Efendi (basmacı), Armaş (demirci), Garbis, Sacit (terzi), Şerif (berber), Demir Efendi (kahveci), Caca Feyzullah (bakkal), Şefket Efendi (fırıncı), İbrahim (fırıncı), Pişirmeci Mehmet (fırıncı), Bağdasar Ropen (kunduracı), Cemil (kunduracı), Cemal–Rıfat Akgün (fırıncı), Paşo-İbrahim-Recep-Höşgör (berber), Raif Gür (fırıncı), Emin Efendi (köfteci), Aşağı Halil Yukarı Halil (lokantacı), Sırrı (kunduracı), Caca Faik (kahveci), Mithat Ülger (bakkal), Arnavut Salih (kahveci), Hüseyin Keskin (bakkal), Fethi Keskin (bakkal), Mithat Bey (kahveci ve otelci), Hamdi (sütçü), Saffet (kahveci), Adnan (terzi), Şaban (elbiseci), İsmail Pala (kahveci), Hasan (bakkal), Celal (kunduracı), Kürt Mehmet (manav), Kürt Ahmet (bakkal), Galip Ağa (elbiseci), Ahmet (ayakkabıcı), Mehmet Efendi (elbiseci), Hüseyin (fırıncı), Metko (kahveci, kasap), Osman Efendi (bakkal), Hayri (bakkal), Sami (rakı-sigara satışı), Mustafa Arat (bakkal), Saim (tenekeci), Ahmet (tenekeci), Mahir (bakkal), Galip Ağa (elbiseci), Nazmi (lokantacı), Emin Efendi (elbiseci), Osman Efendi (fırıncı), Kazım (çömlekçi), Şevki, İbrahim (nalbant), Halil Usta (lokantacı), Ali (yoğurtçu), Garbis (terzi), Kamil Ölçer, Naim Aytekin, Enver Çağlayan, Mazlum Salyam, Ahmet Kolcuoğlu (terzi), Veli (ağa), Pomak Şerif, Pomak İbrahim, Bayram, Ömer, Sadık (kasap), Faka (kahveci), Değirmenci Hakkı, Adem Efendi (otobüsçü), Salim Efendi (değirmenci), Hasan Eder (bakkal), Fevzi-Nazmi Eker (bakkal), Pehlivan Rıza (lokantacı), Ali (kömürcü), Süleyman (bakkal), Mahmut (limonatacı), Mahmut (kömürcü), Mehmet (pişirmeci), Hasan, Şerif, Fevzi (fotoğrafçı), Mustafa Eslen (elbiseci), Hacı İbrahim Erdoğan (helvacı), Rıza Akbulut (elbiseci), Mehmet Ören (berber), Aslan, Burhan Aday (kahveci), Hüseyin (bakkal), Derviş (manav), Doğan Pamir (lokantacı), Yılmaz (bakkal), Hayri (terzi), Halil Gür (camcı), Ahmet (pastacı), Acem Kemal (kahveci), Süleyman (terzi), Fuat (gazeteci), Nihat Pınar (nalbur), Yusuf Pınar (milli piyangocu), Şaban (köfteci), İbrahim (yorgancı), Kestereli Mustafa Oskay (bakkal), Raşit Aykut (gazcı), Fikret (terzi), Hüseyin (terzi), İslam (terzi), Osman (arabacı), Ali (yağcı), Necati (bakkal), Şakir (kahveci), İbrahim (fırıncı), İhsan, Sevim Güldüren (bakkal), Numan (manav), Fethi (tenekeci), Recep Gül (tuhafiyeci), Hüsamettin (lokantacı), İbrahim (berber), Recep (berber), Ahmet Drama (kunduracı), Ali Çavuş (bakkal), Salih Çakar (marangoz), Niyazi Saraçoğlu (saraç), İsmail Efendi (tuhafiye), Hüsamettin (manav), Apdurahman Sirkeci (kunduracı), Osman (arabacı), İsmet Usta (tamirci), Hasan, Fevzi Sabuncuoğlu (tamirci), Arabacı Osman, Ali Taşkın (kumaşçı), Taktak Mustafa, Eranuyi (terzi), Nihat (kunduracı), Ahmet-Fethi (tenekeci), Habip (değirmenci), Urupen (kunduracı), Mişon (gazeteci), Osman (gazozcu), Ahmet (pastacı), Andon (meyhaneci), İsmail (kahveci), Mehmet (hamamcı), Kazım (kahveci), Adaylar Derviş (manav), İbrahim (yorgancı), Nazmi (büfe), Latif (lokantacı), Saraçoğlu (saraç), Dilaver (nalbant), Salih-Osman (marangoz), Koç-Şaban (köfteci), Erdoğanlar (helvacı), Pesenler (şekerci), Lütfüye Hanım (tuhafiyeci), Arap Ali (kömürcü), Pehlivan (çorbacı), Mümtaz-Halil Ağa (camcı), Sabahattin (marangoz), Cevat Usta (bisikletçi), İsmail Altınoğlu (derici), Yusuf Koç, Şaban, Hüseyin, Fuat Alşak (tenekeci), İsmet Usta (tamirci), Saim, İsmail (elektrikçi), Manav Nusret, Ali Çavuş, Mahir, Ahmet (bakkal), Benzinci İdris, Taktak Ahmet, Kadri Er, Büfeci Mithat, Ali Taşkın (basmacı), İsmail Efendi (bavulcu), Süleyman Efendi (demirci), Saim Usta (lokanta), Ali Dayı (bakkal), Arbaş Usta (demirci), Naim Aytekin (tuhafiyeci), Saraç Niyazi, Marangoz Osman, Marangoz Salih, Arabacı Salim, Cevat Usta, Erdoğan Kardeşler, Rıfat Akgün, Numan Doğruel (manav), Nihat Doğruel (kahveci), İsmail Güner (lokanta), İlhan (birahaneci), Osman Gözler (mobilyacı), İsmail Pala, Faik Basar, Kazım Akay, Cafer Adalı (Acem), Domdom Ali (teker), Aslan Aday, Burhan Aday, Demir Evirgen, Laz Ahmet, Şükrü, Kerim, İbrahim Aksoy, Nihat Doğruel, İhsan, Faka, Yasin, Mehmet, Tunalı Nasıf, Şükrü Arnavut, Somalı Mustafa, Memiş Dağyeniceli Şeref, Şakir Efendi (kahveci), Lütfi Efendi, Hacı Faik Efendi, Recep Gül, İsmail, Paşo Remzi, Halil Hoca, Ziya Aday, Halis Tuna, Selim, Karasu, Fehmi Doğruel (manav).

Aramızdan ayrılanlar nurlar içinde yatsın, toprakları bol, mekânları cennet olsun.”

Dükkâna bir müşterinin girmesiyle konuşmasına ara veren babam, müşterinin istediği bir paket yeniharman ve bir paket hisar sigaralarını verdikten sonra anlatmaya devam etti:

“1922 yılında İnceğiz köyünde doğan Arif Tank, kasabada herkesin tadını çok sevdiği İnceğiz gazozlarının üreticisi idi. İnceğiz gazozu bu sektörde Türkiye’deki ilk milli içecek unvanını almıştı. Tank, Çatalca’da Coca-Cola’ya karşı büyük bir savaş vermişti. Bizler de bakkallar olarak kendisini desteklemiştik. Çatalca ve köylerindeki bakkal dükkânlarında, kahvelerde, yazlık, kışlık sinemalarda,1955 yılında Çatalca parkına kurulan ses düzeni ile her türlü eğlence ve düğünlerde Çatalca halkının beğenerek içtiği milli içeceğimizdi İnceğiz gazozu. İçimi ve tadı mükemmeldi. Bir de Hasan Fehmi’nin amcası Osman’ın Kaleiçi Mahallesi’nde ürettiği asker gazozları vardı.

Hangi birini anlatayım sana Oktay. Bir zamanlar bu çarşının içinden geçen Lomborloz deresinin üstü acıkmış. Çarşı, Lomborloz deresi yüzünden leş gibi kokarmış. Sağ olsun Çağlayan Ege başkanken kapadı bu dereyi de bizi leş gibi kokudan kurtardı. Bazen de simit, ekmek, fırında pişen pita ve Pehlivan’ın çorbalarından ötürü mis gibi yemek kokardı. Üzüm mevsimi gelince de şarap kokusundan geçilmezmiş.

Bak bana, bir gün Çavuş dayının anlattığı hikâyeyi ben de sana anlatayım:

Bir zamanlar çarşı içi anason kokusundan geçilmezmiş. Osmanlı zamanında üreticiler, Çatalca’da çıkan mahsullerden onda birini vergi olarak devlete verirlermiş. Eğer arazi para ile sulanıyorsa yirmide biri verilirmiş. Aşar (öşür) denen bu vergiler, devletin temel gelir kalemlerindenmiş. Çatalca’da buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, zeytin, susam, bal, şeker kamışı ve meyve gibi mahsuller üretilirmiş.

Çatalca’da o yıllarda aşar vergisi memuru Değirmenci Salim Uzel Efendi idi. Salim Efendi Kaleiçi Mahallesi’nde Fotaki Çeşmesi karşısında otururmuş. Her gece işinden evine gelirken mis gibi anason ve şarap kokan çarşı içinden geçermiş. Aya Yorgi Kilisesi zangocunun kızının arkadaşı olan hanımına çarşı içindeki anason kokusunu şöyle anlatırmış:

Tam kahveden çıkmış eve geliyordum, Bakkal Yani seslendi: ‘Minik kadehte yakut renkli kırmızı şaraptan içmez misin, kuzum? Galata’dan yeni geldi, buyur.’ Tam onu bitirmişken meyhaneci Andon yanımda bitti. ‘Bu da benden’ diyerek minik rakı kadehini uzattı. Bir tane de ayaklı meyhaneci Niko’dan geldi. ‘Kuzum onlarınkine kanma, bu en güzel içimlidir’ diyerek rakı kadehini uzattı. Ben ne yapayım kuzum?

 Buna rağmen karısından laf yiyip azar işitince ‘Ne meyhanesi hanım, çarşı içindeki kokudan sarhoş oldum’ diyerek olayı tatlıya bağlarmış.

Değirmenci Salim Efendi ne yapsın? Eve gidene kadar bir kadeh ondan, bir kadeh şundan atarak sarhoş olurmuş.

Bir zamanlar Kaleiçi Mahallesi’nde ayaklı meyhaneci Rumlar, Palanga Bahçesi çevresinde, Asmaki kır kahvesinde, taverna civarında ve çarşı içinde sürekli dolaşarak içki satışı yaparlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayarak bir bakkal veya manav dükkânına girer, kuşağının arkasından kadehi doldurup peşi sıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir dikişte yuvarlayan baldırı çıplak ayyaş, bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre başka bir meyveyi, tuzlu balığı meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da ‘yumruk mezesi’ denirdi.

Çatalca’da meyhaneler mutfaklarının temizliği ve aşçılarının özellikle balık ve et yemeklerindeki hüneri ile meşhurdu. Meyhanelerde bulunan mezelerin başında tuzlu balıklar gelirdi. Bunlar Malta veya Ege adalarından fıçılarla Galata’ya, oradan da İstanbul’a kavun, karpuz ya da süt, şarap götüren öküz veya at arabaları ile Çatalca’ya getirilirdi.

Meyhanelerin tezgâh başı müşterileri, dört kali denilen ve akşamcı olan ağaları, ustaları ile karşılaşıp yüzgöz olmak istemeyen esnaf kalfaları ve çıraklarıydı. Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi gibi meze ve çerezler tezgâh başında sürekli bulunurdu.

Rakı ve şarap önce kabaktan, daha sonra ise metalden veya camdan yapılmış, karnından işeyen ibriklerle sunulurdu. Müşteri meyhaneye geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki kadehleri yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin masaya buyur etmesi ile ısınan fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu demlenme saatler sürerdi. Masaya müşteri oturduğunda hazır bulunan mezeler için para alınmaz, içki ile ayrıca sipariş edilen mezelerin parası alınırdı. Ramazan’da meyhaneler kapatılırdı.

Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye veya uskumru dolma gönderirlerdi. Buna ‘unutma bizi dolması’ denilirdi. Meyhanenin kapanma vakti geldiğinde müdavimlerin gönderilmesi ise ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi.
Masalara eğilerek yaylanma vakti hatırlatılır, küfelik olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak, dut gibi olduğunun kanıtı olurdu.

Bugün işler kesat. Kap oradan iki tavşan kanı çay da içelim” diyerek çayları getirmemi bekledi ve anlatmaya devam etti:

“Bak içtiğimiz şu çayları yapmak emek ister. Tavşankanı çay yapmak alın teri ister. Bir zamanlar Çatalca çarşısında İsmail Pala, Faik Basar, Kazım Akay, Cafer Adalı (Acem), Ali Teker, Aslan Aday, Burhan Aday, Demir Evirgen, Laz Ahmet, Şükrü, Kerim, İbrahim Aksoy, Nihat Doğruel, İhsan, Faka, Yasin, Mehmet Tunalı, Silistireli Nasıf, Şükrü Arnavut, Somalı Mustafa, Memiş, Dağyeniceli Şeref, Hamamönü’nde Şakir kahvecilik yaparlardı.

Bir zamanlar çarşı içinde, şimdi Ziraat Bankası’nın olduğu yerde efsanevi bir Merkez Lokantası vardı. Trakya’da adam gibi lokanta nerede var, diye sorulduğunda, bir Kırklareli’nde İkizler, bir de Çatalca’da Merkez Lokantası denirdi. Merkez’in sahibi Hüsamettin Gündüz yıllar önce Arnavut Halil’de bulaşıkçılıkla başlamış bu mesleğe. Hüsamettin Gündüz Amca ile bir gün dükkânda konuşurken ‘Of be İhsan, nerede o eski günler of’ diyerek of çekmiş ve şöyle devam etmişti sözlerine:

‘Nerde o eski aşçılar? Aşçı Nazmi, Gacal Halil, Meyhaneci Saffet… Bak İhsan, askerden gelince Merkez’i açtım. Para yok, pul yok ama inancım vardı, çalışkanlık vardı. Genç yaşta Merkez’in sahibi Hüsamettin Gündüz olarak Çatalcalı eşrafın ve bölgenin sayılı lokantaları arasına girmeyi başardım. Her gün düzenli odun ateşinde pişirdiğim çorba, yemek ve ızgara çeşitlerim ile ünüme ün kattım. Kuzine sobada odun ile pişirdiğim yemeklerim ve ustalık marifetlerim ile kısa zamanda bölge ve Trakya’da nam saldım. Yemeklerim günlük ve 10 çeşitti. Hele bir kuru fasulyem vardı ki İstanbul’dan yemek için gelenim olurdu. Bazıları Kadıköy’den musakka yemeğe gelirdi. Hiç üşenmezlerdi.’

Oktay, insanlar yaşlanınca verimli olamaz. Yaşlandığı için Pecka sobasında pişirme tekniğini artık yapamayan Hüsamettin Amca dükkânını devretti. Devrettiği güne kadar yarım asır boyunca dükkânını hiç değiştirmemişti.”

Dükkâna bir bayan müşteri gelince babam ne istediğini sordu.

“Bir kilo nohutbir kilo açık vita yağı” deyince artık bir terazi gibi olan elleriyle bir kilo şekeri kese kâğıdında tartarak ve yağlı kağıda vita tenekesinden büyük bıçağı ile kestiği vita yağını güzel sararak buyurun kızım diyerek  bayana uzattı. Ardından sözlerine kaldığı yerden devam etti:

“Yunanistan Nasliç’ten göçmen bir ailenin çocuğu olan Hüsamettin Gündüz, Çatalca’ya üç yaşında gelmiş. Yemek yapmasını biraz da halası Elbasanlı Hala Fikina’dan almış. Hala Fikina tüm çevre köylerde tanınan Patriyot düğün yemeklerini yapan kişidir. Lezzetli ve güzel yemekleriyle düğünlerin aranan aşçısıydı Elbasanlı Hala Fikina.

Onsuz düğün olmazdı. Pecka sobasında kömür ateşinde yavaş yavaş pişen çok lezzetli yemekler yapardı: çorba (pirinçli düğün çorbası), etli kuru fasulye, etli patates, musakka, etli pırasa,  patlıcan dolma, lahana, lorlu biber, kuzu etli biryan, çoban salata, yeşil domates turşusu, tatlılardan pandispanya, baklava, revani, yoğurt tatlısı, yemekten sonra bastırması için yoğurtlu, sarımsaklı ufak köfte…Diyerek sözlerini tamamlamıştı.Bende iki ekmek ve annemim unutmamam için sıkı,sıkı tembih ettiği akşam yemeği malzemelerini alarak beş erkek kardeşim olduğu için yaramazlık yapmalarına engel olmak için evin yolunu tutmuştum.

 Çatalca Pazaryeri

Çatalca Cumhuriyet Meydanı’na Çağlayan Ege İşhanı yapılmadan önce pazar yerinde geçim mücadelesi veren mütevazı, kendi halinde esnaflar vardı. Bunlar, Burhan Aday’ın Yolcu Çayevi, Köfteci Yusuf Koç, Bisikletçi Cevat Usta, Saim Arslanca’nın Özgençlik Lokantası, Terzi Halim ve Dişçi Yılmaz’dı. Elektrik Santralı’nın hemen karşısında ise şu dükkânlar vardı: Kemal Çalışkan’ın kahvesi, Hoşgör Berberi, Niyazi Çağlayan’ın Yıldırım Elektrik’i, Günter Taksi, Mustafa Elveren, Ertan’ın çay ocağı, Cankurtarancı Recep’in büfesi, Dayının bakkal dükkânı, Ahmet Gözler’in kâğıtçı dükkânı, Terzi Hasan Küçükpınar, Berber Yaşar, Arif Ege’nin nalbur dükkânı, Arabacı Osman, Arabacı Şuayip, Demirci Salih, Sobacı Cevat, Hakkı Sugür’ün değirmeni, İnhisar binası, yoğurthane, değirmen ve Kadri Er’in kışlık sineması.

Hacının Mal getiren Kamyonu

Bir zamanlar Çatalca’da esnaf ve çiftçinin ürettiği mallar Katırcı Köprüsü’nden öküz ve at arabaları ile bin bir meşakkat ve zorluk içinde gider gelirdi İstanbul’a. Bu gidiş gelişlerde malların çoğunda zayiat olurdu. Esnaf ve üretici hem maldan hem zamandan büyük kayıplar verirdi.

Hacı Çağlayan bir gece kararını vermiş. Bu işler öyle öküz arabaları, sıska atlarla dangara dungara olmaz demiş. Takmış kafasına, Hacı bu. O kamyonu aldı da. Artık bizim bir mal kamyonumuz vardı.

Lakin mallar güzel istiflense de karışıklıklar oluyordu. Bir müddet sonra Hacı ile esnaf arasında kavgalar yaşanmaya başlayınca Hacı çözümü buldu. Her esnafın bir markası,  simgesi olacaktı. Bu, malların karışmasını önleyecekti. Tüccardan mal alınınca üzerlerine gözükecek şekilde siyah veya mavi, bazen de kırmızı mürekkep ile markalar vurulacaktı; C. K (Cemal Akgün), O. H (Osman Kuyaş), İ. G (İhsan Güldüren), A. A (Aziz Alp), R. A (Rıfat Akgün), D. K (Derviş Küçükpınar), N. D (Numan Doğruel), M. E (Mustafa Eslen), M. G (Mehmet Güldüren), F. E (Ekerler) gibi…

Yıllarca İstanbul’a kuzu gider, halden Eminönü’nden mal gelirdi. Bu işten hem Hacı Çağlayan memnun oldu hem de biz.”

Konuşmasını tamamlayan babam, “Hadi şimdi akşam oldu, müşteriler gelmeye başlar, al şu bezi de dükkân camını sil” diyerek kavanozunu silmek için oturduğu sandalyeden kalktı. 

Merkez’de Kömür Ateşinde Pişen Yemekler

Merkez Lokantası’nda her sabah iki çeşit çorba, öğlenleri de on, on iki çeşit yemek çıkardı. Masaların boşalmasını dışarıda beklerlerdi. Perşembe günü Merkez’de yer bulunmazdı. Köylü pazara gelir, alışveriş yapar ve öğle saatini ona göre ayarlardı. Merkez Lokantası’nda yemek, pazarda alışverişten daha önemli idi. Hüsamettin Gündüz’ün yaptığı musakka, büryan kebabı İstanbul’da tüm boğaz lokantalarında konuşulurdu. Ünlü Tarabya Oteli’ndeki lokantanın sahibi, kalabalık arkadaş grubu ile büryan kebabı yemek için Çatalca’ya, Merkez’e gelir, gelmeden önce sabahtan telefonla sipariş verirdi.

İlçedeki bürokratlar, öğretmenler, esnaf, köylüler, sanatçılar, politikacılar Merkez’de buluşurdu. Baba Gündüz Kılıç’ın masası her zaman aynı yerde idi.

Çatalca film çekilen yerlerin başında gelirdi. Kasabada çekilen ilk film “Dağları Bekleyen Kız” idi. Sezer Sezin çevirmişti. Lokanta sanatçıların uğrak yeri idi. “Yılmayan Adam” filmi için kasabaya gelen Ayhan Işık, Turgut Özatay, Erol Yaş, Yıldırım Gencer, Türkan Şoray, Fatma Girik, Ayşecik hep orada yemiştir. Birçok ünlü politikacı, bakan ve milletvekili Merkez’de yemek yemiş, parti yemeklerinde nutuklar atmıştır. Çatalca’da güneş batmaya görsün, çarşıyı bir anason kokusu kaplardı. Anason kokusuna arnavutciğeri, patlıcan kızartması gibi mezelerin kokusu karışırdı. Hele mevsim sonbaharsa kiremitte pişen palamut da çok güzel olur, aranan yemekler arasına girerdi. Bazen Pecka sobasının fırınına kelleler atılır, bazen palamut pilaki yapılırdı. Lakin o ızgara etlerinin lezzeti bambaşka idi; köftesi, şişi, pirzolası… Kuzular lokantada işlenerek yapılır, balıklar özenle seçilirdi.

Kapandı. Merkez tarihin sayfalarına kendini gömse de, daha çok yazılıp konuşulacağa benzer. Bunun yanında bu çarşıda Yusuf’un, Hüseyin’in, Şaban’ın, Seyfettin’in köftesi, Bayram Kuzu’nun döneri, Latif’in pirzolası, Pehlivan’ın çorbası da pek güzeldi.

Çatalca’da Sütçülük

Süt, Osmanlı mutfağının olmazsa olmazıydı. Çatalca’da bir zamanlar hemen her evde süt kaynardı. Bu sütlerden yoğurt, tereyağı ve peynir yapılırdı. Pastörize şişe sütünün olmadığı bir tarihte ağılında küçük ya da büyükbaş hayvan besleyen sütçüler, kapı kapı dolaşarak süt satarlardı. Hakkı Sügür’ün süthanesi, Kaleiçi Mahallesi’ndeki eski taverna binasının karşısında, Bakkal Yılmaz’ın babasının evinin bitişiğinde yer alan büyük ardiyede idi. Bu süthanede toplanan koyun, inek, manda sütlerinden 5– 6 kiloluk karavanada yoğurtlar yapılırdı. Mahalle mis gibi süt kokardı. Mahalledeki pek çok mübadilin çalıştığı bu süthane daha sonra Ali Ay’ın evinin yanına taşındı.

Sütler büyük güğümlerle her çiftlikten ayrı ayrı at ve öküz arabaları ile özenle toplanırdı. Toplanan sütlerin bir kısmıyla da kar gibi teleme peynirleri, lorlar, tereyağları yapılırdı.

Artan yüzlerce litre süt ise Mimarsinan girişindeki devasa süthanelerde toplanır, buradan da kayıklarla İstanbul’a gönderilirdi. Bunlar özel yoğurt kayıkları idi ve iki bölümden oluşurdu. Kayıkların alt bölümüne yoğurtlar, sütler, teleme peynirleri, üstlerine ise kaymakların bozulmaması için ağırlık olarak kuzular konurdu. İstanbul’a giden bu yoğurtların kaymaklarına hiçbir şey olmazdı. Silivri tarafından toplanan sütlerden, kazadaki usta işleyicilerin hünerlerini göstererek hazırladıkları yoğurtlar İstanbul’da kapış kapış giderdi. Silivri’nin sütü ve kaymaklı yoğurdu dillere destandır.

Yayam (babaannem) derdi ki “Bu Silivri’de öyle bir çeşit ot var ki, dünyada bulunmaz. Hayvanlar onu yer ve o yüzden kaymak yoğurtta bu kadar lezzetli olur.”

Belki de suyundandır.

Yunanistan’daki bir dostumdan şöyle bir mail almıştım: “Oktay Bey, Selanik kitapçılarında bir kitap ilgimi çekti. Biraz okudum, kenara koydum. Akşam biraz okuyunca bu satırları sizinle paylaşmak istedim: Türkiye’de de tüketilen Danone’nin hikâyesi, 1912 yılında Selanik’ten İspanya’ya göç eden Carasso (Karasu) Ailesi’ne dayanıyor. Balkan Savaşları’nda Selanik düşünce, bir doktor olan İzak Karasu, eşi ve oğluyla birlikte İspanya’ya göç etti. Tam 420 yıl sonra ayrıldıkları topraklara geri dönen Karasu Ailesi, Barselona’ya yerleşti. İzak Karasu, adını ‘Isaac’, soyadını da ‘Carasso’ olarak değiştirdi. Ona ilk yoğurt İstanbul’un bir ilçesinde misafirlikte verilmişti. Çatalca’da taş evi olan son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın Rum asıllı Çatalca mebusu Tokimidislerin evinde misafirdi. Onu ilk defa yoğurtla tanıştıran, Tokimidislerin komşusu, Çatalca’daki yoğurthanede çalışan Selanik mübadili Patriyotlardı…”

Çatalca’da Fotoğrafçılık

Çatalca’da mübadeleden önce (1924) Rumların sonradan atölye gibi kullandıkları seyyar fotoğrafçı çadırları, zamanla baraka dükkânlara çevrilmiştir. O yıllarda fotoğraf çekimi izne tabi idi. Herhangi bir sebepten ötürü Çatalca Parkı’nda veya başka bir yerde fotoğraf çektirmek isteyen gayrimüslimler gerekli mercilerden izin almak zorunda idiler. Mübadele sonrası Çatalca’da bu mesleği Fotoğrafçı Hasan, Şerif ve Fevzi devam ettirmiş, fotoğrafçılığın bugünlere gelmesini sağlamışlardır.







Bostanlar Domatesler  İncirler Dutlar Palamut-Lüfer Balığı
 
Bir zamanlar Çatalca  bostanlarında yetişen siyah çekirdekli, bıcak vurulduğun da  kütür kütür, sulu karagülle  karpuzlar, mis gibi kokutan topatan kavunları, domates tarlalarında yetişen domatesleri bölgede aranır ve çok beğenilirdi.  İstanbul ihtiyacını Çatalca’dan karşılardı.
Karpuzlar, kavunlar domatesler at, manda ve öküz arabaları ile şarap yolundan Çatalca’dan İstanbul Yenikapı’ya gönderilirdi.
Bir zamanlar Çatalca dendiğinde insanların aklına Elbasan domatesleri insanın elinin yapış yapış yapan  parmak kadar, bal gibi dutlar. Çakıl köyü yabani reçellik sarı incirleri. Karasu  bostan salatalıkları, Kadıköy soğanı, Kalfa Köy ıspanağı, Hisarbeyli fasulyesi, Yazlık Köy barbunyası, Ormanlı pirinci, İhsaniye et lokantaları, Akalan Kuzu Çevirmesi, Nakkaş manda yoğurdu, Balaban yayın balığı, Podima Kalkan balığı, Karaburun Palamudu gelirdi. Çatalca teleme peyniri dillere destandı.

Share
71 Kez Görüntülendi.

Yeni Yorumlar Kapalı.

BENZER HABERLER

Google Analytics Yandex Merica